Barak Havalarının Usta İcracısı Şerif Akbağ

Dr. Halil ATILGAN

“Şerif Akbağ, 1927 yılında eski ismi Büyükkızılhisar olan Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinde doğmuş ve büyümüştür. Okula hiç gitmeyen Şerif Akbağ, Gaziantep’in Islahiye ilçesinde askerliğini yapmıştır. Dedesinin sağ gözündeki bir rahatsızlıktan dolayı Oğuzeli’nde “Kör Haliller” lakabı ile bilinmektedirler. Fakat Şerif Akbağ, Oğuzeli’nde 17 yıl mahalle bekçiliği yapması nedeni ile yörede daha çok Bekçi Şerif adı ile bilinmektedir. Oğuzeli ilçe olduktan sonra 2 yıl ilçe binasında odacı olarak çalışmış daha sonraları ise Gaziantep’e gelerek Akif Plak’da yerel deyim ile getir-götür işlerine bakmıştır. Uzun boylu ve iri yapılı olan Şerif Akbağ, Oğuzeli civarında yapılan güreşlere katılarak ismini güreşçi olarak da duyurmuştur. Şerif Akbağ, 1.eşi sağken 2. bir evlilik daha yapmış fakat bu evliliği ona mutluluk değil hüsran getirmiştir. Çünkü daha sonra hastalandığı kötü günlerinde ikinci eşinin ona bakmaması veya ilgilenmemesi Şerif Akbağ’ı derin bir üzüntüye boğmuştur. Fakat daha sonraları çocuklarının da araya girmesi ile tekrar eski eşine dönmüştür. Beş çocuk sahibi olan Şerif Akbağ, 1988 yılında felç geçirerek 28.08.1989 zçarihinde Gaziantep’te ölmüştür[1].

Bana Şerif Akbağ’ı tanımak kısmet olmadı. Ama Dr. Savaş Ekici’nin yukarıda alıntı yaptığımız Gaziantep Yöresi Barak Müziği İcracılarından Şerif Akbağ yazısını okuduktan sonra onu daha iyi tanıdım. Okuduğum yazı bu yazıyı doğurdu. Hatıralarım tazelendi. Şerif Akbağ adı beni yıllar öncesine götürdü. Döne Gelin plağındaki avazı hâlâ kulaklarımda.

1960’lı yıllar pikap ve plağın yaygın olduğu dönemdi. Şalgam satan tablacılarda bile pikap vardı. Hem şalgamını satar günün ünlü plaklarını da tablasındaki pikapta döndürürdü. Tablacılar plak döndürerek şalgam satma işini çok sever. Her sokağın, her mahallenin bir plağı olur. O mahalleye ya da sokağa girdiğinde mahallenin- sokağın aşina olduğu plağı pikabına koyar plak pikapta dönerken o da tablasıyla beraber yavaş yavaş ilerler. Mahalleli dönen plaktan şalgamcı Mustafa’nın geldiğini bilir. Maşrabasını alır çıkar sokağa. Şalgamın tanelisinden ister. Her mahallenin iki bilemedin üç şalgamcısı olur.  Tablacılar birbirlerini tanırlar. Her şalgamcının müşterisi ayrı. Tablacılar sık sık plak repertuvarını değiştirir yeni çıkan plakları sen çalacaksın ben çalacağım diye yarışırlardı.

1960’lı yılların sonu. Ben o zaman Adana’da Gazipaşa Mahallesi’nde ikamet ediyorum. Bizim mahallenin şalgamcısı Gaziantepli Mustafa.  Daha çok günün modası olan plaklar dönerdi pikabında. Bazen de kendi zevkine uygun barak havaları çalar. Davul zurnalı plaklara bayılırdı.

İyi hatırlıyorum. Bir yaz günü. Döndürdüğü plaktan onun geldiğini bildim.

Bu Şalgamcı Mustafa idi. Tablasındaki pikapta döndürdüğü plakla bizim sokağa girdi. Hoparlör sonuna kadar açık. Ses taa bizim oradan duyuluyor. Derken dönen plak bitti. Pikaba başka bir plak koydu. Davul zurna ön planda. Yanık bir ses. Ama yanık demek de söz mü ki… Duyunca irkildim. Bu nasıl bir ses diye düşünmeye başladım.  Ses zurnayla yarışıyordu sanki… Sözler anlaşılmıyor. Ancak Şirin Döne’m dediğini anlayabiliyordum. Müthiş bir barak havası. O zamanlar barak havaları da bu kadar yaygın değildi. Ancak kendi yöresinde bilinir, çalınıp söylenirdi. Şalgamcı Mustafa yeni çıkan bu plağı kendi zevki için çalıyor. Plak bitti. Mustafa bir daha şahlandırdı plağı. Sanki içimi okudu.  Ses yaklaşıyor. Tabla benim bulunduğum yere doğru ilerliyor. Mustafa plağı döndüre döndüre bulunduğum yere ulaştı. Selamlaştık. Mustafa’ya sordum.

-Plak yeni galiba.

-Evet hocam bizim memleketin havalarından. Daha yeni aldım.

-Kim okuyor. O nasıl bir ses.

-Antepli Şerif Akbağ. Hemşehrimdir. Bizim ünlü Döne Gelin havasını söylüyor

-Tanır mısın?

– Yok hocam tanımıyorum. Ama Döne Gelin bizim oranın havasıdır. Antepli olmayan bu havaları okuyamaz dedikten sonra plağı bir daha döndürdü.

Vedalaştıktan sonra Şalgamcı Mustafa ağır ağır uzaklaştı. Gazipaşa Mahallesinin 561 nolu sokağı Şerif Akbağ’ın sesiyle yankılandı. Ben de ilk defa Şerif Akbağ’ı ve okuduğu Şirin Döne’m türküsüyle tanışmış oldum. Sonra Şerif Akbağ’ı takip ettim. Müthiş bir ses yapısına sahipti. Urum’un Yolları adlı plağını aldım.  Ama nasıl okuyor. Tarifi mümkün değil. Abdurrahim Karakoç bir şirinde: “Karako’çum gel yorulma boşuna / İstanbul’u anlatması zor şimdi” diyordu. Gerçekten de Şerif Akbağ’ı anlatmak, sesini bir kalıba sığdırmak gerçekten çok zordu. Sonuçta Şerif Akbağ plak koleksiyonumuzda varlığını korudu. Kendisini çok tanımak istememe rağmen bir türlü kısmet olmadı. Tanıyamadan da göçtü gitti bu dünyadan.

Aslında esas anlatmak istediğim Şerif Akbağ ile İstanbul Radyosundaki yaşadığım hatıra. Onu nasıl anlatırım derken Şalgamcı Mustafa geldi aklıma. Zira Şirin Döne’m ve Şerif Akbağ’ı onun sayesinde tanımıştım. Doğrusu aradan yıllar geçmesine rağmen hiç de unutmadım. Adana’da dinlediğim ses kulağımda hep varlığını korudu. Az gittik uz gittik. Yıllar bizi acısıyla tatlısıyla hamur gibi yoğurdu. Kendimizi halk müziği ve folklor camiasının içinde bulduk. Bu camia beni bilimsel çalışmalara götürdü. Yaptığımız araştırmaları, derlediğimiz türküleri yayımlama fırsatı verdi.  Bu işlerin kaynağının İstanbul olduğu fikri gelişti zihnimde. Sonuçta bu fikir acısıyla tatlısıyla aldı götürdü bizi İstanbul’a. 1977 yılında taşı toprağı altın olan İstanbul’la kucaklaştık. O koca şehirde çektiğim ekonomik sıkıntılarla uzun müddet çile doldurdum. Sanat camiasının içine girebilmek için ayaklara turap olduk. Kâh ağladık kâh güldük. Deryaya düşmüş bir damla su misali koca İstanbul’da kaybolduk. Kıvrandık durduk. Kendimi kabul ettirmek, aslanın ağzındaki paydan nasip almak için günlerce kuyruk oldum. Kimine ağam kimine paşam dedim. Çok büyük bir mücadeleden sonra varlığımız hissedilmeye başlandı. Hâsılı çok mücadele ettim. Sonra ulaştım amacıma. İşin ustalarını, İstanbul Radyosundaki sanatçıları, kısaca halk müziğinde isim olmuş tüm camiayı tek tek tanıdım. Mahalli sanatçı olarak İstanbul Radyosunda bant yaptım. Televizyon programlarına katıldım. Nida Tüfekçi Hoca ile aramızda bir gönül bağı oluştu. İstanbul Radyosu sanatçılarından Ömer Akpınar’ı. Ömer Şan’ı, Yavuz Top’u, Muzaffer Akgün’ü Ümit Tokcan’ı onun sayesinde tanıdım. Muzaffer Akgün Hanım’a bağlama ile eşlik ettim. Mustafa Canan‘la İstanbul gazinolarında uzun müddet birlikte çalıştık. O okudu ben çaldım.

Ömer Akpınar merhumla da dost olduk. Birbirimize kanımız kaynadı. Kendisini İstanbul Radyosunda sık sık ziyaret ederdim. Bağlama sanatçısı olmasının yanında radyonun halk müziği arşivine de bakıyordu. Onun sayesinde İstanbul Radyosunda tanımadığım saz ses sanatçısı kalmadı. Dostluğumuz gün be gün artarak da devam etti.

Bir gün İstanbul Radyosunda Ömer Akpınar’ın odasında oturuyorum. Sohbet ediyoruz. Konumuz müzik. Rahmetli Akpınar bana Antep’ten bir mahalli sanatçı geldiğini, stüdyoda Nida Bey vasıtasıyla ses kaydı yaptıklarını, böyle bir ses dinlemediğini söyledi. Ve devam etti. Ömer Akpınar anlatıyor.

“Bir gün Nida Bey odamda çalışırken telefonla beni aradı. Gelmemi istedi. O zaman Nida Bey tek tabanca. Sözünün üstüne söz yok. Kalktım gittim. Odasında iri yarı biri oturuyor. Beni tanıştırdı. Antepli Şerif Akbağ. Konuğun Antep’ten bant yapmak için geldiğini, yardımcı olmamız gerektiğini, plaklarının olduğunu, özellikle radyoya da bant yapması için gönderildiğini söyledi. Ben de önce dinleyelim gerisi kolay dedim.

Nida bey:  Şerif Akabağ’a neler okuyacağını sordu.  O da yöreden Barak Ağzı Havalar okuyacağını, Urum’un Yolları adlı bir uzun hava hazırladığını söyledi. Nida Bey sazı alıp eşlik etmek için kendini hazırlayınca: Şerif Akbağ: ‘Efendim bu oda okuyacağım uzun havaya uygun değil. Çevre rahatsız olur. Onun için daha kapalı ve sesin başkalarını rahatsız etmeyeceği bir yer olursa daha iyi olacaktır’ diyerek duygularını korkarak dile getirdi. Öyle deyince Nida Bey. ‘Sen korkma oku. Rahatsız olan çıkmaz’ dediyse de Şerif Akbağ ikna olmadı. Kendisinden emindi. Nida Bey ısrar edince elini kulağa attı ve Urumun Yollarına girdi. Akort makort hak getire. Adamın sesinden ürktük. ‘Nida bey bu ses iki oktavın üstündedir. Siz stüdyoya gidin ben de geliyorum’ dedi. Ben Şerif Akbağ ile birlikte stüdyoya gittik. Adamın sesini duyan herkes geldi. Kimlerin geldiğini hatırlayamıyorum. Nida Bey sazla eşlik etmek için tonu belirlemek istedi. Maalasef belirleyemedi. Tonlar pes geldi. Nida Bey; ‘Okunan uzun hava çok farklı. Duymadığımız bir parça. Üstelik bir de tavır meselesi var. Onun için ağzınla uzun havaya açış yap sonra da oku. Yani kendin çal kendin söyle’ dedi. Barak tavrına aşina olmadığımız için bağlamayla uzun havaya hiç kimse eşlik edemedi. Sonuçta Nida Bey ‘Bağlamasız okusun’ dedi. Adam bunu duyunca rahatladı. Sesinin tonunu tespit etmek için birkaç kez bağlamanın teli kırıldı. Sonuçta kimse eşlik edemediği için kendisi bazısına ağzıyla açış yaptı, bazısını sadece şan olarak okudu. O okurken dudağımız uçukladı. Hayatımızda ne böyle ses duyduk, ne de dinledik. Görmedik de. O bant hâlâ radyonun arşivindedir diyerek hatırasını noktaladı.

Ömer Akpınar’ın anlattığı Şerif Akbağ benim Adana’da Şalgamcı Mustafa’nın pikabında plağını dinlediğim kişiydi. Ömer Akpınar’a adı geçen kişinin bende plaklarının olduğunu söyleyince arşive kadar gitti.  Makara bandını getirerek ses kaydını dinletti. Hem konuştuk, hem böyle bir ses nasıl olur diye düşündük durduk. Kendi kendimize sorular sorduk. Fakat sorduğumuz soruların tümü cevapsız kaldı.

Başka bir gün yine Ömer Akpınar’ı ziyarete gitmiştim. Odasında oturuyor musiki konusunda fikir üretiyoruz. O sırada bir görevli Ömer Akpınar’a; üç Fransız’ın geldiğini, görüşmek istediğini, gereğinin yerine getirilmesi hususunda idarenin talimatı olduğunu söyledi. Sonrada Fransızları bulundukları yerden aldı getirdi.

Hoş beşten sonra tercüman Fransızlar’ın isteklerini anlattı. Fransa Devlet Radyosunda Türk Halk Musikisi ile ilgili bir program yapılacak. Bunun için de Ömer Akpınar’dan halk müziğinin özelliklerini ve güzelliklerini anlatan örnekler istiyorlar. Fransızların talepleri anlaşılınca Ömer Bey hemen işe girişti. Doğru arşive. Bir müddet sonra elinde bir deste bantla geldi.  Getirdiği bantlar ampekste dönüyor Fransızlar dinliyor. Karadeniz’den, Trakya’dan karşılama, Ege’den birkaç zeybek dinletti. Olmaz dediler. Derken Ali Ekber Çiçek’in Haydar Haydarını dinletince Fransızlar “hah” dedi. İşte böyle parçalar arıyoruz diyerek bandı ayrı yere koydurdu. Bu seçimden sonra Ömer Akpınar meseleyi daha iyi anlamış olacak ki hemen Şerif Akbağ’ın makara bandını buldu ve ampekse koydu. Bant dönüyor Fransızlar can kulağıyla dinliyorlar. Birinci türküsü bitti. “ Tekrar başa al” dediler. Bant bir daha döndürüldü. Bir… Bir daha. Şerif Akbağ okudukça Fransızlar sanki sözleri anlıyorlarmış gibi mest oldular. Tamam dediler işte aradığımız. Sonra Diyarbakır’dan İbrahimi hoyrat da hoşlarına gitti. Yaklaşık ona yakın örnek kaydettiler. Ama Şerif Akbağ başkaydı. Şerif Akbağ’ın hangi okulu bitirdiği, nerede yaşadığı, kaç yıl şan eğitimi aldığı soruldu. Hâlbuki Şerif Akbağ hiç okula gitmemişti. Özellikle tahsilini çok merak ettiler. Sonuçta az da olsa birtakım bilgilere ulaşıldı. Fransız uzman onunla ilgili birtakım bilgilere ulaştıktan sonra düşüncesini tercüman vasıtasıyla bizlere aktardı. “Fransa’da bir kişi ömrünün sonuna kadar opera tahsili yapsa, şan dersi alsa bu sesi asla veremez. Bu ses şan dersiyle opera dersiyle olacak bir şey değil. Bu ona Allah’ın bir lütfu. Onu çok iyi korumak gerekir” diyerek sözlerine son noktayı koydu. Onun koruma altına alınmasını özellikle belirttikten sona Şerif Akbağ’a ulaşmak için radyodan ayrıldılar.

İşte bir Fransız müzik uzmanının, yapımcısının Şerif Akbağ ile düşüncesi böyle idi. Bu sözler bir Fransız tarafından söylenirken Şerif Akbağ Gaziantep’in Oğuzeli ilçesinde bekçilik – ya da Gaziantep’teki Akif Plakta odacılık yapıyordu.

Hâsılı bu ülkede neyin kıymeti bilindi ki Şerif Akbağ’ın kıymeti bilinecek. Maalesef kadri ve kıymeti bilinmeden o da kurtulmadı ecel elinden. 28. 08. 1989 tarihinde göçtü gitti. Ne vali, ne bakan, ne müdür onun göçüp gittiğinin farkına bile varmadı. Fransız’ın göklere çıkardığı değer sessiz sedasız yoklara karıştı. Ama ne olursa olsun o türküler var oldukça kadri kıymeti bilinmeyen bir değer olarak yaşayacak. Türküler yaşadıkça o da var olacak. Rahmet olsun sana Şerif Akbağ. Bin rahmet olsun…

[1]Dr. Savaş Ekici; Gaziantep Yöresi Barak Müziği İcracılarından Şerif Akbağ, Motif Dergisi, S. 34, s. 32, İstanbul 2003.

Dr. Halil Atılgan

Halk Bilimcisi-Yazar

incirgedigi@gmail.com

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.